BİR GARİP ÖLDÜ
Bir garip öldü…
Yeni biçilmiş bir buğday tarlasında,
bağıra bağıra doğurdu anası onu,
Bağıra bağıra koştu arkasında hayat boyu,
Meşhurdu sopu soyu.
Ele avuca sığmayan uzun çocuk.
El aleme yoldaş,
Kancık pusulara sırdaş,
Kardan adamalara kardeş oldu.
Hiçbiri yoktu cenazesinde.
Hiçbiri ölüm gününde
bir dua bile okumadı ardından.
Bir rüzgâr gibi koptu,
Malakan yamacından
Sığırpet Yaylası’na doğru,
Ele avuca sığmayan soylu çocuk.
Ardahan’dan İstanbul’a,
oradan Kafkasya’ya
kaç cezaevi varsa,
Ranza demirinde kazılıydı ismi.
Hayat, bir gün bile göstermedi gün yüzünü,
Ne zaman niyetlense o işe
Doğardı ay ilk gecede,
Güneş saklardı kendini ,
Bir lamba vardı elinde,
Yolunu aydınlatan fedakar bir dost gibi.
Kayalıklar eviydi.
Toprak, her seferinde
bağrına basar,
gizlerdi dağlar,
Karşılıksız severdi hep,
Ne zaman görse
gözlerinden öperdi.
Bir yalnız adam geldi dünyaya.
Bir yalnız yaşadı.
Tonlarca günah biriktirdi.
Ve kucağına bıraktı toplumun.
Ve bir yalnız gitti…
Heybesinde
bir parça saf kumaş,
yumuşacık bir kalp,
Çocukça bir telaş,
Kırık dökük hayallerin parçacıkları,
Ve,
ihanetin bütün renklerinden
örülmüş bir yumak,
ve bir kitap kapağında
yarım kalmış bir cümle vardı.
Bir garip öldü…
Ardından
ne bir ağıt yakıldı,
ne bir dua .
Sadece rüzgâr kaldı geriye.
Malakan’dan Sığırpet’e doğru esen
o ince, o sessiz rüzgâr…
Belki de
onun ardından
dünyanın söylediği
son cümleydi:
“Bir garip geldi dünyaya,
bir garip yaşadı,
bir garip öldü.”
Mavi Ark